FEEDJIT Live Traffic Feed

SAYIKLAMA NOTLARI

6.11.2010

Hâlâ yoksun.

Mahzun yüreğinin ateşi olayım.
Yeter ki sen iyi ol.

.............................................

Asırlar evvel kaybettiği oyuncağını yeniden bulan 
masum bir çocuğun saf sevinci bile yok içimde.

Çünkü bu sevinç bende acı ve pişmanlıkla yoğrulmuş.

..............................................

Çöldesin.
Yürüdün.
Yürüdün.
Yürüdün...

Geriye dönüp baktığında bir daire çizdiğini gördün. Üstelik kırbanı da delmişsin.
Kırbanda arta kalan, ne sana ne dosta fayda vermekte.
Düşmana bile.

Düşünüyorsun.
Ben buraya nereden ve niye geldim?
İleriye gitmem gerek. Ama ilerisi nere? Zaten hep ilerlemiştim!
Ya kırbam hiç sağlam olmamış idi ise?
Ya.....

..................................................

Kiminin varlığı cehennemdir
Kiminin yokluğu

Sen hangi kimsin?

...................................................


Mahmut ÇETİN
06.11.10 Kilis


ŞEMDİNLİ'DE ASKERİ BİRLİĞE SALDIRI

19.06.2010



Cahiliyye Devri diye adlandırdığımız ve küçümsediğimiz dönemin insanlarının dahi hürmette kusur etmedikleri bir zaman devresindeyiz. Yani Haram Aylar dediğimiz, kanın dökülmediği, hır gür edilmediği, kötü fiillerin en asgariye indirildiği bir dönem. Bu vakte hürmet ettiğini bildiğimiz cahiliyye dönemi insanlarının cehaleti, günümüz insanının karakteriyle karşılaştırıldığında, ne derece âli olduğunu ispat etmekte.

Daha yeni idrak etmeğe başladığımız üç ayların ilki Receb ayının ilk günlerinde, insanlık tarihinin en alçak ve aşağılık fikrini taşıyan insan kılıklı mahlukların, yine hain ve aşağılık bir şekilde askerlerimize saldırısını ne yazık, acıyan ve titreyen kalbimizi kanatan bir haberle öğrendik.

Söz kıymetini yitirdi. Ne tür dinginlik telkini verilirse verilsin gayri tahammül sınırlarını sağlam tutmaya kafi gelmeyecek.

Bu telkini yapacak olanın da kendine sözü kalmamıştır.

Zaman söz zamanı da değildir.

Gemi azıya alanın karşısında söz ile değil, ancak en kavisinden şamar ile durulur.

Hem öyle bir şamar ki, maşayı tutan elleri de kırmalı.

Kökünden.

Paramparça etmeli.

Ezmeli.

Kelimeler kifayetsiz artık.

Gözlerdeki ışığın yakıcılığı, karşısında kim varsa ayırtetmeden, yakacak kudrette.

Ve bu kudreti sakın tahdite kalkmasın kimse.

Çünkü, bu haddi koyanın kim olduğuna bakmayacaktır.

O idraki yitirmiştir.

Belki, asıl idrakin bu olduğunu anlamamız gerekir.

Çünkü,

HİÇBİR KELİME BU YÜKÜ TAŞIMAZ.

Rabbim şehitleri merhamet dairesine kabul buyursun.

Ailelere, sabr-ı cemil ihsan etsin.


GÖZDAĞI MI? İSKENDERUN SALDIRISI VE YENİ TACİZ

2.06.2010


Yeniden saldırıyı düşünecek kadar pervasız ve alçakça eylemiyle adı belli hainler güruhundan müteşekkil örgütün ardındaki ismin, kendini bu derece açık ve aşikar şekilde izharının, bir gözdağı ve tehdit, aynı zamanda aklınca alaya alma şeklinde ortaya koyduğu fikriyat ve fiiliyatının, özellikle memleketin idare makamında koltuk işgal eden siyasi yapının elemanları ve o siyasi yapının destekçileri nazarında nasıl bir yer işgal ettiğini anlayabiliyor muyuz?

Ve hala bu menfur saldırı ile ilgili herhangi bir tepkilerinin duyulmaması konusunda, gerek iktidar partisi gerek diğer muhalefet partilerinin dikkatleri celbedilmedi mi?

Milliyet unsuru üzerine inşa ettikleri ideolojilerini, aslında hangi milliyet anlayışı üzerine inşa ettiklerini de bu menfur saldırının ardından aklı midesine yahut tenasül uzvuna indirgenmemiş her vatandaşın idrak etmiş olması gerektiğini düşünüyorum.

Doğudaki mesele, Kürt Meselesi değildir. Doğudaki mesele anlayış meselesidir. Doğudaki mesele yukarda bahsedilen milliyet unsurunun "hangi milletle" (yahut kavimle) ilintili olduğu meselesidir. 

Burada, yani bu blogda,  İskenderun'a yapılan saldırının hemen ardından yazılan "GÖZDAĞI MI?" başlıklı yazıda, Gazze hadisesiyle ilgisine dikkat çekmiştik. Ve bu ilişkiyi ilk ifade eden de bu blog olmuştur. Yeni gün başlayınca gerek siyasiler gerek medya mensubları da, bu ilişki üzerinde durmuşlardır. Ancak yeteri kadar irdelendiğini düşünmüyorum. 

İkinci saldırının mesajına gelince. Bunu anlamak için çok da zeki olmaya gerek yok. 

Geldim. Vurdum. 
Yine geldim. Yine vurdum. 
Yani unutmadım ve unutmuyorum. 

Taşeron örgütün efendisinin ifadesi bu. 

Peki bu gözdağı ve meydan okumaya bakalım idarecilerimiz ve söz sahipleri nasıl bir cevap verecekler?


İSRAİL KUMPASI KAÇ BOYUTLU?

31.05.2010


Almanya Cumhurbaşkanı Horst Koehler istifa etti.

(Yoksa ettirildi mi?)




Uzun zamandır hazırlanan bir planın uygulama safhalarına tanık oluyoruz. Büyük bir kumpas bu. İnşaAllah uyanık olur, bu planı tersine çeviririz. 

Almanya ile İsrail'in hem bürokrasi hem hükümetler yönünden sıkı fıkı ilişkiler içinde olduğunu, hatta ortak kararlar alabilme ve tatbik etme noktasına kadar derin ilişkilere sahip olduğunu bilenler bilir.

Bilmeyenler de iyi gözlemlesinler.

Köhler istifa mı etti, yoksa ettirildi mi?

Ardında hangi hamle var ve yerini işgal edecek şahıs kim olacak? Daha doğrusu kimdir?

İskenderun saldırısını birkaç dakika gecikmeyle buraya aldığımda, bu saldırının ardında muhakkak İsrail bulunuyordur demiştim. Gazze'ye karşılık İskenderun! Gözdağı Operasyonu. Hükümet kanadından yapılan ilk açıklama da benim bu görüşümü destekler nitelikteydi. 

Kumpasın kurgusu tamam mı yoksa bu kurguyu olayların akışıyla tamamlamayı mı düşünüyor İsrail? Bunu da iyice fikretmek gerekiyor aslında. 

Sanki zamanı daraltmak istiyor. Yahut, sanki "zamanın daraldığını" düşünüyor. Onu bu düşünceye ve böyle gözü karaca eylemlere iten fikri yapısını, muharref tevrat inancı ile ilgili temel bilgileri edinerek kavramak mümkün olacaktır. Lakin İsrail'in farkına varamadığı şey şu. Nihayetinin nasıl ve ne şekilde olduğunu bilmek, onun değişmeyeceğini bilmeyi de gerektirir. Ki bunun böyle olduğu bir amentü olarak biz iman etmişlerde mevcuttur. Amentümüz, hadis-i şerif kavilleridir. 


Ezcümle odur ki, ivmenin artması zamanın kısalmasının da delaletidir. Ve ivmenin arttığı yaşadığımız şu günler, biz iman etmişler için hayra ve huzura ve selama ulaşmanın, lanetle yoğrulmuş kavim olan Yahudiler için ise zillet, helak ve aşağılanmanın bidayeti olacaktır.

Din İslam, Resul Muhammed ve İmam Memleketimdir.


ISRAEL LIES AS USUALLY

ISRAEL LIES AS USUALLY. 

ISRAEL IS COMMITTING ATROCITIES AND WAR CRIMES. HUMANITY CRIMES. AND WE MUSLIMS, NEVER FORGET ALL OF THIS CRIMES.

WE NEVER FORGET AND WE NEVER FORGIVE.

TVNET VE TRT HABER HARİCİNDEKİ TV'LER HANGİ ÜLKENİN MEDYASI?

Hele STV elemanları! Olimpiyat şenliklerinizin imajını zedeler korkusuyla mı es geçtiniz saldırıyı?

Bunca lüzumsuz eften püften hadiselerde anında haber alıp haber veren sevgili STV! 

İnsanlar katledilirken, hangi fikir içindeydiniz?

AÇIKLAYIN!

İSKENDERUN VE GAZZE

PKK eyleminin ardında İsrail mi var?

Daha önce de dediğimiz gibi, bu boyutta ve şekilde bir eylem şimdiye kadar o bölgede özellikle İskenderun'da yaşanmamıştı.

İskenderun'un seçilmesi manidar değil mi?

Bu bir gözdağı değil mi?

Gazze karşılığı İskenderun mu?

Turkey summoned Israel ambassador "immediately" to foreign ministry in Ankara.

At abt 4:30 am, Israeli commandos dropped from helicopter onto deck of Turkish ship, opened fire on unarmed civilians.


Turkey summoned Israel ambassador "immediately" to foreign ministry in Ankara. 

Turkish PM, President and Foreign Minister holding emergency meeting right now to discuss Turkish response to Israeli piracy.

Israel attacked on "MAVİ MARMARA"

Israel attacked and 2 volunteer died. 

Moreover there are 30 injured people. 

They attacked on international area.

ALLAH IS THE GREATEST.

ALLAH IS THE GREATEST.

ALLAH IS THE GREATEST.


EDIT:

Bulent Yildirim says those 2 people are not dead, they are badly wounded.

GÖZDAĞI MI?



İskenderun'daki Deniz İkmal Komutanlığı'na düzenlenen alçak ve hayasızca saldırıyı iyi okumak gerek.

Bu bir gözdağı olabilir mi?

İskenderun'da böylesi bir saldırıya ilk defa şahit oluyoruz.

Şehitlerin makamı mübarek olsun. Yakınlarına da sabr-ı cemil niyaz ederken, gazilerin de sağlıklarına kavuşmalarını diliyoruz.

ROTAMIZ FİLİSTİN YÜKÜMÜZ İNSANİ YARDIM

FİLO İLE İRTİBAT KESİLDİ. DUAYA DEVAM.

ROTAMIZ FİLİSTİN YÜKÜMÜZ İNSANİ YARDIM










Şu saatlerde ( 31.05.10 saat 02.10) İsrail Gazze ambargosunu kırmak için yola çıkan 6 gemiden oluşan filoyu taciz etmeye başladı.

Dualarımız ve yakarışlarımız, her gemi için kalkan olsun. Muntakim olan Rabb, emel'e ulaşmayı nasib buyursun.

Gözü kan ve ateşten başka birşey görmeyen İsrail ve âvânesini ise korkuyla kuyruğunu kıstırıp geri dönen köpekler gibi gerisin geriye inlerine göndersin.

AMİN

KADİR GECESİ VE BİR DUA

15.09.2009




Nereden ve ne zaman kaydettiğimi unuttuğum bir dua, bu gece için en güzel dua diye düşünüyorum. Elbette benim için bu fikir.


Güzeller güzeli Peygamberimiz (s.a.v.), Taif'e tebliğ için gidip de, hüsranla geri döndükleri vakit, o hüzünlü kalpleri ile Rabbine yakarışıdır bu dua.

"Allah'ım!
Kuvetimin tükendiğini sana arzediyorum.
Gücümün azaldığını, insanların gözünde küçük düştüğümü sana arzediyorum.
Ey merhametlilerin en merhametlisi!
Sensin ezilmişlerin Rabbi!
Sensin benim Rabbim!
Beni kimlerin eline bıraktın?
Bana gaddarlık yapan yabancıların eline mi?
Yoksa, davamı ipotek edecek bir düşmana mı?
Eğer sen bana gücenmedinse,
Kesinlikle bunlara aldırmıyorum.
Lâkin iyiliğin beni rahatlatacaktır.
Senin nuruna sığınırım;
karanlıkları aydınlatan nuruna,
dünya ve ahiretimi kurtaracak nuruna.
Gelecek gazabın, bana ulaşacak öfkenden
kaçıp kurtulacak bir sığınak arıyorum.
Sana sığınıyorum.
Yeter ki sen razı ol!
Güç ve kuvvet sendendir.
Yalnız senden.


GECENİN TÜM HAYRI VE BEREKETİ BÜTÜN ÖMRÜNÜZ BOYUNCA TÜM GÜZELLİKLERİYLE SİZLERİ SARIP SARMALASIN.


ÖPEN KİM TOKAT KİME?

14.09.2009

Çok kimsenin bildiğini düşündüğüm bir fıkra, ilk duyduğum zaman ben de gülmekten ziyade bu fıkrada ki keskin gözlem ve zekâya hayranlık hissi uyandırmıştı. Şöyledir:

Hareket halindeki bir trende her nasılsa bir subay, bu subayın emir eri, genç ve güzel bir kız ve kızın ninesi bulunmaktadır. Tren bir tünele girer. İş bu ya, ne trende ne tünelde zerre miktar ışık yok. Zifiri karanlık hüküm sürmekte. Trenin raylarda çıkardığı malum tıkırtı haricinde sessizlik vardır. Ancak bu sessizlik biraz sonra bir öpücük sesi ve ardından gelen bir tokat sesi ile bozulur.

Kompartımanda bulunan herkes yekdiğerinden şüphelenmekte ancak cesaret edip de ne olup bittiği sorulamamaktadır.

Genç ve güzel kız içinden şöyle konuşur: "Salak şey! Hem ninemi öptü, hem tokadı yedi."

Nine içinden şöyle konuşur: "Helâl olsun delikanlıya! Tokadı yedi ama, kızı da öptü."

Subay sinirli bir şekilde içinden şöyle konuşur: "Ulan şerefsiz asker! Kızı o öptü, tokadı ben yedim!"

Asker ise şeytani bir gülüş yüzünde, içinden şöyle konuşur: "Hem elimi öptüm, hem komutana tokadı bastım!"

Memleketin hâl-i pür melâlini izâhta bundan daha beliğ bir misâl olamaz.

Kim kimi öpmekte, kim kime tokadı basmakta belli değil. Öpen de, öpülme ümidinde olup ümidi boş çıkan da, yediği tokadı hiç de kabullenemese de sineye çekmek mecburiyetinde kalan da, bu memleketin mensubu şahıslar.

Hem hergün karşılaştığımız belki alış veriş yaptığımız, belki selam verip hal hatır sorduğumuz belki de bizzat kendi şahsımızdır. Tokada ses çıkarmadığımıza göre.

Yazık!

Genç kız sesini çıkarmadığına göre, belli ki iffet ve namus anlayışından bihaber yetişmiş. Aksi olsaydı, her ne hâlde olursa olsun, ses çıkarmasa bile o mekânı terketmeliydi. Ama kendisi yerine başkasının öpülmesini dert edinmiş.

Nine sesini çıkarmadığına göre ve dahî öpücük hadisesini tasvip edici fikredişi; bize onun da geçmişte bu mevzularda tecrübe sahibi olduğunu ve dolayısıyla ayni iffet ve namus noksanlığına düçâr oluşunu izhar etmekte.

Subay, bu kompartmandakilerin en şanssızı olduğu kadar ahlakî açıdan da en düşük durumda olanı. Çünkü, bir büyük olarak, bir idareci olarak kendi emniyeti altında addetmemiz gereken kimseler hakkında hiç de temiz duyguları olmadığını anlıyoruz. Öyle olmasa idi şayet, her ne olursa olsun, hadiseye bir şekilde müdahale etmesi elzem idi. Yediği tokadı sinesine çekmesi, fikren dahi olsa bed ahlâkının beyânı olmuştur.

"Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır."

Haksızlığa susmak tarafını belli eder. Bunu âciz bir kadından, aklı bir karış havada genç kızdan, yahut cahil bir askerden beklemeyiz ancak; kıtalara, bölüklere kumanda eden, daha da ağırı, canlara hükmeden bir şahıstan beklememek de ancak safdîllik olur.

Askere gelince, onu ben biryerlere koyamadım.

Vakti gelince askerlik vazifesini yapan her Türk vatandaşı, nereye uygunsa oraya koysun bu asker şahsı.

Vesselam.


Mahmut ÇETİN
14.09.09 Kilis



İSTANBUL'DA AFET

9.09.2009

İstanbul afetle karşı karşıya.

Ne sözler ne ağıtlar ne isyanlar gidenleri geri getirmeyecek.

"ateş düştüğü yeri yakar" demiş büyükler...
doğru, lakin eksik...
ateş eğer düştüğü yerde kalırsa yakar...
ve eğer ateş düştüğü yerde ise ve yakıyorsa,
o ateşi söndürmeyenler
düştüğü yerde tutanlar
seyredenler
zannetmesin ki
kendileri berîdir yanmaktan.

bazen koca ormanları, koca şehirleri yakıp yok eden tek bir kıvılcımdır.

ateşin düştüğü yerden de muhakkak kıvılcımlar yükselir, sıçrar, yayılır en beklenmedik şekilde, zaman ve mekanda.

Selin götürdüğü canlar değil sadece. İnsanlığı da, merhameti de, vicdanı da, insafı da alıp götürdü. Can pazarında canlar çırpınırken bir yerde, öte yanda denaatin zirvesindeki insan kılığındaki mahlukların yağma peşine düşmeleri, bu toplumun geldiği son noktayı da göstermekte aynı zamanda.

Ne yüzde kızarma, ne çekinme var. Aksine şeytani sırıtışlar yüzlerde.

Benzer kansızlıklara 17 Ağustos depreminde de şahit olmuştuk. Hatta yaşayanlardan bizzat dinlediğim öyle hadiseler var ki, en ilkel kabilelerin dahî yüzünü kızartacak denaat ve rezillikte. Keza Erzincan depreminde kuyumcuların yıkılan dükkanlarından altınları yağmalayanlardan bazılarının, buna direnenleri boğazladıklarını, üzerine duvar yıkılmış can çekişen bir kadının kolundaki bilezikleri çıkararak almayı beceremeyince kolu kesip aldıklarını olayın şahitlerinden dinlemiştim vaktiyle.

Bu afetleri doğanın gazabı, doğanın intikamı diye adlandıran beyni sulanmışlar!

Bu insanın kendi elinin eseridir. Bu yağmurun, bulutun, zeminin, arzın öfkesinin değil; insanın alçalışının neticesinde ortaya çıkan hallerdir. Azıcık fikretme zahmetinde bulunanlar, bunun böyle olduğunu rahatlıkla anlayacaklardır.

Devletin acil durumlara müdahalesinin hâlâ yeterli olmadığını da gördük bu arada. Bunca felaketlerin ardından henüz olması gerektiği gibi müdahele edilememesinin, yarın karşı karşıya kalacağımız çok daha büyük (savaş gibi, ki pek uzakta olduğunu sanmıyorum) felaketlerin azabının ve kaybının çok daha derin olacağını bilmek için kâhin olmaya gerek yok.

Arama ve kurtarma ekiplerinin yanında inzibati ekiplerin de anında ve yeterli donanım ve eğitimle hemen oluşturulması ve bu tür hadiselerde en etkin şekilde hareket etmelerini sağlayacak eğitim, materyal, kanuni düzenlemeler gibi unsurların acilen hayatiyete geçirilmesi gerektiğini, bizi idare edenlerin bu satırları yazan şahıstan daha iyi bildiklerini söylemeye gerek yoktur.

Yağmacılara verilecek cezanın da, en ağır nisbette olması gerektiğini hatta mevcut kanunlarda uygun düzeltmeler ve değişiklikler yapılarak bu türden tıynetsizlere hayat hakkı tanınmaması gereketiğini de, insanlık ve vicdan ve ahlak ve millet namına talep etmenin, herkesin hakkı ve vazifesi olduğunu belirtmek yerinde olacaktır.

Canını kaybedenlere rahmet, cananını kaybedenlere de sabırlar dilerim.

Allah (c.c), bizi amellerimiz sebebiyle felaketlere düçâr kılmasın!
İçimizdeki beyinsizler sebebiyle bizleri helâk etmesin!
Sevdikleri hürmetine, ağzı süt kokan günahsız bebekler hürmetine, ism-i Rahim hürmetine,
bela ve musibetlerden muhafaza buyursun.

AMİN!

YÜCEL ÇAKMAKLI DA GÖÇ KERVANINDA

25.08.2009




Küçük bir kasabadan, Kurtuluş Savaşı Destanı'nın yansımasını izlediğimiz merhum Tarık Buğra'nın Küçük Ağa isimli eserini beyazperdede kanlı canlı halde gözlere görünür kılan, ve bunu yaparken bir şaheser ortaya koyma becerisini de gösteren, üstad Yücel Çakmaklı da, göç kervanına dahil oldu.


Allah rahmet eylesin.

İstanbullu Hoca, Çolak Salih, Doktor Haydar Bey, Ali Emmi, Çerkez Ethem tiplemelerindeki büyük başarı, onları hala hatırlamamıza sebeb olmakta, olayları ve şahısları tarihin içerisinden kanıyla ve canıyla çıkarıp gözlerimizin önüne sermektedir.

Küçük Ağa, Yücel Çakmaklı'nın hatırda kalan en önemli eseri. En az bunun kadar bilinen ve özgün ve başarılı Kuruluş dizisini, naif bir aşk hikayesini edeb ve ahlak sınırları içerisinde izleyiciye tattırma becerisini gösterdiği Hacı Arif Bey dizisini de burda hatırlamak gerek.

Hayatıyla ve eserleriyle bu toprağa ait olduğunu, bu toprakların özü ve eseri olduğunu izharda hiçbir çekincesi olmadan ortaya koyan, bu naif ve yürekli ve yüce insanı, gittiği mekanın cennet olması dileğiyle, Rabbine uğurluyoruz.


ÖZDEN AYRI

24.08.2009

Şekle bağlanıp kaldık tümden. Soysuz ve bayağı sırıtışlar yüzlerde. Ne samimiyet, ne vicdan, ne ahlak ne iman. Bunca ulvi değerlerin kıymeti, az da olsa dünyalık değerlere gösterilen alakanın çok gerisinde kaldı artık.

İnsan, kendi söylediği sözün dahi, doğruluğu hakkında şüpheye düşer oldu. Kendi yalanına inanan ve onun ardısıra giden kişinin, hayır ve iyilik namına, terbiye ve fedakarlık namına, vatan ve millet namına verebileceği şeyler ne olabilir ki?

Hataların yahut günahların dahi ne kadar büyük olursa olsun, bir kefareti vardır. Hataya düşen bu halinden rücu eder ve özrünü de beyan ederse, af ve merhamet dairesine muhakkak girecektir. En büyük günahı irtikab etmek bahtsızlığına düşen biri dahi, yine başını eğip, gönlünü kanlandırarak, nedamet gözyaşlarıyla, havf ve haşyet hisleriyle dopdolu olarak rücu ettiği vakit herşeyin Sahibi'ne, elbette af ve merhamet dairesine dahil olacaktır.

Lakin, öyle bir hal-i perişan içerisindeyiz ki, ne hatalar sahipleniliyor ne günahlar. Daha da ötesi, irtikab edilen cürümlerle, göğüsler gerilerek, burunlar yukarılara kaldırılarak ve en ufak yüz kızarıklığı bile simalarda yer bulamadan, iftihar ediliyor. Bunun adı, iblisliktir. Lainliktir.

Ve dahi, son kerteye gelmiş dünyanın, silkelenip atılacağına işarettir.

Anlayanlar, hissedenler, baktıklarını görenler, ancak içlerinde seslendirebilmek acziyeti ve çaresizliği içerisinde, duaların ve yakarışların kucağında huzuru aramaktalar.

Havf ve reca tepeleri arasında koşuşturup duran mümin, yine de ümitvar olmakla mükelleftir.

Tutulacak yegane dal da, bu olsa gerek.


24.08.09 KİLİS

ÖLÇÜYÜ KAÇIRMAK

17.08.2009

Özgürlüğü her dilediğini hadsiz ölçüde yapabilme kudreti olarak gören insan, mutluluğu da, sahip olma eylemini bilânihâye kullanmaka elde edeceği vehmine düşmekle, madde boyutunda da mânâ boyutunda da kaybın en büyüğünü yaşamıştır.

Yaratıcı, yarattığı her şeyi bir ölçü üzerine yaratmıştır. Maddeyi de mânâyı da. Uç noktaların var oluşu onların kabul edilir olmasını yahut hoş görülür olmasını gerektirmez. İslâm, ne ifrattan yanadır ne tefritten. Ne sevmede aşırılığı hoş görür, ne nefrette. Zekât müessesesi ile hadsiz zenginliğe de kahredici yokluğa da gem vurmasını bilmiştir.

Saadet ikliminin hâkim olmasını da fert ve toplumun müşterek bir saygı ve ortak değerler üzerinde birleşerek hakkaniyet ve adalet zemininde buluşmasına bağlamıştır. Bu zeminin yeşerteceği fidanlar da ancak ve ancak erdemin en ulvî tezâhürünün, sevgide de nefrette de, düşmanlıkta da, dostlukta da, zenginlikte de, yoksullukta da ölçülü olmak hikmetine bağlı olduğunu müdrik kimseler olacaktır.

Hâl-i hazırdaki ahvâl ve şerâiti doğuran belki de yegâne sebeb, bu nizâm ve ölçünün hayatın her türlü sahasından bertaraf edilmesidir.

Ölçüyü kaçırmak tabiri, hepimizin bildiği bir tabirdir. Ancak, kaçan ölçünün mikyası kime göre yerinde yahut değil? Burda kaçan ölçünün yanında, aslında başka bir mesele daha var. O da ipin ucu.

Yani aslında ölçünün kaçmasında en büyük müessir, ipin ucunun kaçmış olması. İpin akla getirdiği ilk kavram "bağ" , "irtibat" kavramı değil mi? Biz insanların aramızda bir şekilde ve herhangi bir alaka ile "bağ"lılık tesis etmesi lazım iken, ya da böylesi bir irtibat var iken, bugün bu irtibatın türlü sebeblerle ortadan kalkması, yani "ipin ucu"nun kaçması neticesinde, ölçüyü de kaçırmış oluyoruz.

Kaçan ölçünün, aslında kaçan ipin ucu ile ilintisini farkettiğimiz an, kim bilir belki çok daha geç olmadan tutuveririz bir ucundan ipin.


Mahmut ÇETİN
17.08.09 Kilis

CÜMLELER

13.08.2009




"Rüyalarım bile bana küstü. Mağlubiyetlerle kuşatılmış bir ömür sürsem dahî, bir aşk kalsın isterdim benden geriye."


"Daha anne demesini bilmeden annesini kaybeden bir masumun annesini tanıdığı kadar tanımış olmak hayatı, bilmem keder mi yoksa hediyye mi?"

"Ölüm bana uzattığında dudaklarını, gözlerim gözlerini, ellerim ellerini ve leblerim leblerini arayacak. Heyhat, onlar hiç olmadı ki?"

"Sen irade ben eşya, sen sultan ben prangalı köle, sen ışık ben gölge...
Nereye kadar?
Ölüme?"

"Gönül için yegâne merhemdir ümit. Ümitsiz hayat ise mevt."




Mahmut ÇETİN
13.08.09 Kilis


BELA VE İNSAN

12.08.2009




Yıllar evvel, ders esnasında hocaya "Katrun Neda" isimli kitapta okuduğum bir dizeyi söylemiştim. Bugün aklıma düştü. Şöyleydi: "El-belâu müvekkilun bil-mantık" (arapça yazmak daha iyi olurdu ancak arzu eden bahsi geçen kitapta arapçasını da bulabilir), ne demek peki bu söz. Kelime kelime tercüme edersek, "bela, konuşmanın, dilin, sözün, müvekkilidir". Peki, demek istediği nedir bu sözün. O da şu: "belâ, ağızdan çıkan söze bağlıdır".


Yusuf Suresi'nin tefsirinde, bazı müfessirler; Yakub Aleyhissselam'ın Yusuf Aleyhisselam'dan ayrı düşmesinin onu ne kadar çok sevdiğini "diline" getirmesine bağlı olduğuna işaret ederler. Yine, Yusuf Aleyhisselam'ın kardeşleri tarafından kuyuya atılmasının ardından kaybını babalarına bildirirken uyduracakları bahaneyi, yalanı, yine Yakub Aleyhisselam'ın, onların Yusuf Aleyhisselam'ı oyuna götürme izni istediklerinde, onlara cevaben "O'nu kurdun yemesinden korkarım" demesinde bulduklarına işaret ederler.

Müfessirler, Yusuf Aleyhisselam'ın kadınların huzurunda onların kendisine yapmasını telkin ettikleri kötü şeyi reddederken, "sizin bana teklif ettiğiniz kötü şeyi yapmaktan ise zindana düşmek bana daha sevimlidir" demesinin, zindana düşüşüne sebeb olduğunu beyan ederler.

Zindanda, rüyalarının tabirlerini yaptığı iki zindan arkadaşlarından, çıktıkları vakit kendisini dışarda hatırlamalarını ve hükümdara hatırlatmalarını dilemesini de, dilinin belası olarak unutulmayı, hatırdan çıkarılmayı doğurduğunu beyan ederler.

Velhasıl, tarihin ilk günlerinden bu yana, insanın en büyük düşmanının kendisi ve hassaten dili olduğunu anlıyoruz. Dil belası, dîl yarasına sebeb. Dîl yarası, hem bu dünyanın hem ahiret hayatının mahvolmasına sebeb.

Ne belâ şey.

Tekrar edelim.

EL-BELÂU MÜVEKKİLUN BİL-MANTIK.

BELÂ AĞIZDAN ÇIKAN SÖZE BAĞLIDIR.

Peki bu hususta acaba dirâyetimiz ne kadardır dersiniz.

Kendi hayatlarımıza şöyle bir göz attığımızda, cevabın bizi memnun edecek şekilde olduğunu düşünüyor musunuz?


Bana hiç sormayın. Çünkü,

YUSUFLUK CÜRMÜNÜ ÇOKTAN İŞLEMİŞİM BEN.


Not: Yazı üstündeki resim bana aittir. Ancak çizim, Erdal Başçı'nındır. Kendisi gayet yetenekli bir ressam aynı zamanda fotoğraf sanatçısıdır. Bu çizimin 92/93 yahut 94 yıllarına ait olduğunu düşünüyorum.



Mahmut ÇETİN

12.08.09 Kilis


Blog Widget by LinkWithin